13 Ocak 2010 Çarşamba
Ne yani, sadece sayı mı sayalım?
M.Ö. bulunmuş ilk abaküs örnekleri Girit ve Miken’ de. M.Ö. 2400 yıllarında Çinli kardeşlerimiz geliştirmişler sağ olsunlar. Geldiğimiz noktada çok verimli yerlerde kullanılmasına rağmen biraz çığırından çıkmadı mı sizce de? Baksanıza dört işlem yapılan alet yüzünden km’ler ötesi “uzaktan kumanda” dediğimiz cihazla bombalanabiliyor. O’nun sayesinde canı sıkılan demokrasi götürebiliyor sağa sola. Hayat, onun sayesinde “Biri Bizi Gözetliyor” ve hatta dinliyor, takip ediyor tadında geçiyor. O her şeyi gören ve bilen oluyor aniden hayatta. Sanırım en kötüsü de üzerinde çok sayıda dört işlem yapılabilen “Para” bulunuyor. Tarihin içinde lanet yağdırdığım tek buluş her yönüyle. Ama neylersin bulmuşlar işte bir kere. Sonrasında alışveriş, borç, yatırım, faiz, borsa vs. Nihayetinde Dünya Bankası ve İMF maalesef. İnsanı insana muhtaç olduğu dönemi bitiriyor, insanın bilgisayara ve kapital ilişkilere muhtaç olduğu dönemi açıyor. Bilgisayar Çağı dediğimiz çağı başlatıyor zamanla. Bu kadar iç karartmadan sonra teknoloji karşıtı biri olduğum sonucu çıkar aslında.
Bütün bunları düşünüyorum ve sonrasında acaba olmasa mıydı diye sormaktan alamıyorum kendimi. Fakat atomu parçalanışı gibi diğer örnekler geliyor aklıma. Einstein Nazi Almanya’sına karşı teşvik ediyor F. D. Roosevelt’i, sonra alıyor ağzının payını ve tövbe ediyor kelimenin tam manasıyla. Bütün olanlar insana dair şeyler, suçu günahı yok ki Einstein’ın, abaküsün. Sen kalk atomu parçala sonrasında biri tutsun onu diğerlerinin tepesine atıp insanlığı katletsin hem de bilgisayar teknolojisi sayesinde, bir nevi abaküs sayesinde. İnsanın yeni bir şey bulma hevesi kalmaz gerçekten. İyi tarafları da var sayı çörkünün. Sonuçta kansere çözüm aranıyor, DNA haritaları çözülüyor, iş hayatı kolaylaşıyor, emek boşa harcanmıyor, zamandan tasarruf ediliyor ve daha nice faydalı iş yapılıyor sayesinde. O yüzden kendime sorduğum sorunun cevabı hep aynı oluyor. İyi ki abaküsü bulup geliştirmişler, icatlar olmalı tabi ki ama Einstein’ın sözü geliyor sürekli aklıma: "Sadece iki şey sonsuzdur, evren ve insan ahmaklığı, ilkinden o kadar da emin değilim."
2 Kasım 2009 Pazartesi
2000 vuruş
şimdi; düşümdüm de aslında; hakkında konuşacak konumun olmadığında bile bu kadar vuruşla (bu vuruş lafı da bir yerden beni dürtüyor ama henüz nerden anlayamadım.) anlatan birisi olarak konumun olmamasına şu an itibariyle seviniyorum. eee napalım lakırdıyı burada kesmek lazım ( bu lakırdı da hem reşat nuri'in çalıkuşunda vaz geçemediği hem de benim şu an okuduğum 1958 baskılı rüzgar gibi geçti'nin favori sözcüklerinden. ben de etkilendim. bu arada o kadar kitap dizi yapıldı çalıkuşu da yapılsa ya. şöyle hafif ulusalcılık esintili vıcık vıcık bir aşk hikayesi mesela heheh ben severim de çalıkuşunu. en çok da fondonları. ah kamran ah!) büyük küçük harf kullanımıma, noktalama imla işaretsizliğime, parantezlerime, paragraf olmayan paragrafik cümlelerime zahmet edip küfredenler, ben de sizi seviceem!
6 Ekim 2009 Salı
GEZME CEYLAN BU DAĞLARDA SENİ VURURLAR, ARDINDAN TEK BİR SES BİLE ÇIKMAZ
Geçtiğimiz hafta yaşanan bir haberle başlamak istiyorum yazmaktan pek hoşlanmadığım bu yazıya:
“Diyarbakır'ın Lice İlçesi'ne bağlı Birlik Köyü'nde jandarma karakolundan açılan ateş sonucu 14 yaşındaki çoban Ceylan Önkol yaşamını yitirdi. Köylülerin haber verdiği savcı ise 'can güvenliğim yok' diyerek olay yerine gitmedi.
Alınan bilgilere göre, Diyarbakır'ın Lice İlçesi'ne bağlı Birlik Köyü'nde hayvanlarını otlatan 14 yaşındaki Ceylan Önkol, bugün öğlen saatlerinde bölgeye yapılan bombalamanın hedefi oldu. Bombalamanın hedefi olan Önkol, olay yerinde yaşamını yitirdi. Saldırı köyden 200 metre yakınlarında meydana gelirken, olay yerine giden köylüler, Önkul'un vücudunun paramparça olduğunu belirterek, köyün Tapan ve Abalan Jandarma karakolları arasında bulunduğunu ve ne olduğu bilinmeyen atışın da bu karakollardan yapılmış olabileceğini söyledi.
Yapılan atış sonucu, çevredeki ağaçların yandığını ve bir küçükbaş hayvanın da telef olduğunu kaydeden köylüler, Lice Cumhuriyet Savcısı'na haber verdiklerini ancak savcılığın, 'can güvenliğim yok' gerekçesiyle gelmediğini vurguladı. Köylüler, bölgedeki jandarma karakollarının da operasyonun olmadığı yerde araziye çıkmadıklarını belirterek, olay yerine gelmediklerini ifade etti. Savcı ve askerlerin köye gitmemesi üzerine köylülerin, ceset parçalarını toplayıp ilçe merkezine getirmesi bekleniyor.” ANF
28 Eylül 2009’da vurdular Ceylan’ı. Üzerinden tam bir hafta geçti ve hala kayda değer bir ses yok. Açılımlar, reformlar, anayasa değişiklikleri konuşulurken ülkede bir koca hafta geçti parçalanmış bir canın üstünden. Evet biliyorum bu ilk değil ve belki de son olmayacak bu gidişle, bu suskunluk, bu tepkisizlikle. Katledilenin adının Alexis, olayın geçtiği yerin de Yunanistan olması gerekmiyor tepkimizin yükselmesi için.
“Komşuda İsyan Biz de Ne Zaman?” soru buydu geçtiğimiz sene. Peki sorunun cevabı yeterince sert patlamadı mı yüzümüze? Girdiğimiz inlerimizden ne zaman çıkacağız bu ülkede? Ceylan’ın annesi Ceylan’dan arta kalanları eteğinde götürüyor “can güvenliğinden korkanların” bahçesine. Sadece Ceylan’ın annesi ile kuracağımız bir anlık empati yetmiyor mu isyanın zamanının geldiğini anlamamıza? Sorunun iki cevabı var; ya yeni Halepçeler bekliyoruz kafamızı toprağın dibinden çıkarmak için ya da “tarihin pususuna” öyle bir yatmışız ki oracıkta uyumuş kalmışız ve uyku çok tatlı geliyor şu sıralar. Baktığımız sınırlı çerçeveden görüyoruz tüm Dünya’yı. Evet hayat bir diğerinin yerine konulamayacak sorunlarla dolu ama peki biri diğerinin yerine konmayacak sorunlar ise bunlar neden en azından koymamız gereken yere koymuyoruz Ceylan’ın gencecik bedenini?
Sorular aynı civarı dolaşıyor, cevaplar hep aynı yere çıkıyor kanımca. Ceylan’ın şanssızlığı Kürt olmakla ve bedenine rahatlıkla bir havanın atılmasıyla bitmiyor, bir diğer şansızlığı katledilme tarihi olsa gerek. Neden mi? Türkiye’de İMF ve Dünya Bankası toplantısı yapılacak çok yakında ve GÜNDEMİMİZ YOĞUN. Gündemimiz yoğun her an her saniye her şey için yaptığımız temsili bir basın açıklaması yapmaya bile, gündemimiz yoğun her gün çıkardığımız gazetelerde bir yazı yazmaya bile, gündemimiz yoğun, gündemimiz yoğun, GÜNDEMİMİZ YOĞUN! Gel gör ki; bütün bu yoğunluğumuz içerisinde kendisine çok saygı duyulması gereken Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı mezarı başında anmak için hummalı toplantı serileri yapıyoruz. Acaba hiç düşündük mü, Doktor’u anmak pratiğimizde mi olmalı yoksa mezar başında, konferans salonunda mı olmalı? Ceylan’ın katillerinden hesap sormak için mi toplantılar yapılmalı yoksa ne yazık ki anlamak istediğimiz gibi anladığımız o tezleri tekrar tekrar anlamak istediğimiz gibi anlamak için mi? Sanırım en başta Doktor bundan utanç duyardı.
Emperyalizm içsel bir olgu değil miydi? Peki neden İMF ve DB’yi Anti-Emperyalist teorimizle bu coğrafyadan kovmaya çalışırken Bölge’de olan aralıksız sömürü ve katliam konusunu ıskalayabiliyoruz hala? Belki de İMF başkanına, Başbakan’a, Genelkurmay’a ayakkabımızı değil de Ceylan’ın, Uğur’un fotoğraflarını fırlatmalıydık tam da bu noktada.
Bu topraklarda değil miydi Hrant vurulduğunda sokaklara dökülen insanlar, halen daha Hrant’a ve onun şahsında bütün bir Ermeni Halkı’na yapılan zulmün peşini bırakmayanlar, mahkeme kapılarında hakkını arayanlar? Bu topraklarda değil miydi Yunanistan’da vurulan Alexis için bir araya acilen gelip eylem yapanlar, yazanlar, çizenler? Peki Nerde kendini Bilmez Çocuklar?
Bakın o hiç sevmediğimiz Liberal Ahmet Altan size sesleniyor, “Susacak mısınız?” diyor. Ahmet Altan’a kızmadan önce bir iç hesaplaşmaya ihtiyacımız yok mu bu konuda? Çünkü biz ondan daha atılgan davranıp sormuyoruz bu soruyu bu topluma ve toplum son zamanlarda bize değil ona kulak veriyor. Peki kim hatalı? Yine ve yeniden bu toplum mu, Ahmet Altan mı yoksa BİZ mi?
05.10.2009 Pazartesi
1 Eylül 2009 Salı
Bombanın Pimi - Yıldırım TÜRKER 31.08.2009
Oradan oraya koşuyor, daralan vaktimizi, tükenen mecalimizi her solukta hissederek aman dileniyoruz.
Yaşamamızı istedikleri hayat budur.
Ölümümüzü bize yaşatmak istiyorlar. Soluk soluğa çırpınarak; kaçınılmaz sona her an daha da yaklaştığımızı bilerek; yalvararak; yeterince asker, yeterince erkek, yeterince kahraman, yeterince milliyetçi, yeterince savaşçı olamadığımız için eteklerine yüz sürüp ağlayarak ölümümüzü yaşayalım.
Dört gencecik delikanlı, askerlikten ruhu ve beyni paramparça olmuş bir teğmen tarafından katledildi. Teğmen, nöbette uyuklarken yakaladığı, terhisine 75 günü kalmış bir şehidin eline bir bomba tutuşturup pimini de çekmiş. Mandaldan elini çekersen patlar deyip onu ölümüyle baş başa bırakmış. Tanıklar anlatıyor: “İbrahim teğmenden pimi vermesini istedi. '75 günüm kaldı, beni öldüreceksiniz' dedi. Mehmet Teğmen mevzisine gitmesini, zamanı gelince pimi takacağını söyledi. İbrahim daha sonra tekrar teğmenin yanına gitti, pimi istedi. Teğmen yine vermedi, beş on dakika sonra patlama oldu.”
Teğmen de marifetini inkâr etmiyor.
Pekiyi kıyamet koptu mu?
Hayır. Çünkü bu toplum, siyasetçisinden manavına, gazetecisinden profesörüne kadar elinde pimi çekilmiş bir bombayla yaşamaya mahkûm edildiğini gayet iyi biliyor. Şaşıracak bir şey yok.
Hem, TSK’yı yıpratmanın da alemi yok hani.
Hâlâ Bakanlık marifetiyle yazan çizene dava açıyorlar zaten.
Vatan hainleri, iç ve dış mihraklar iş başında. Pimi istemek yasak.
O bombayı elimizde öylece tutmamız gerekiyor.
Katledilenlerden Ali Osman Altın’ın cenazesinde Silahlı Kuvvetler adına Üsteğmen Murat Basten nasıl bir konuşma yapıyor dersiniz: “Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmeye ve parçalamaya kimsenin gücün yetmeyecektir. Buna heveslenenler tarih bilgisinden yoksun gafil ve hainlerdir. Kahraman şehidimizin kahraman ailesi acınızı sizlerle paylaşıyoruz. Biliniz ki o artık büyük Türk milletinin bağrında ve ay yıldızlı bayrağın gölgesinde rütbelerin en kutsal ve en şereflisi olan şehitlik mertebesinde ebediyete kadar yaşayacaktır.”
Ey şerefli üsteğmen, ebediyete kadar sen yaşa. Bu çocuklar gençliklerini bile yaşayamadan militarizm tarafından katledildi.
Onlara bu vahşi cezayı reva gören teğmen, besbelli iyi yetiştirilmiş, şanlı bir askerdi.
Gafillerle hainlere karşı son derece uyanıktı. Uyuyana tahammülü yoktu.
MGK’nın ‘Açılım’ konusunda destek bildirmesi sonrası kendini iyice kaybeden gönüllü çavuş Baykal’ı Orgeneral Başbuğ sevindirecekti. Ordunun kırmızı çizgilerini boynumuza dolayıverdi: Bombanın mandalını sakın bırakayım demeyin. Topluca havaya uçarsınız.
Aynı Başbuğ, aynı ekşi suratıyla kendisine bu ölümleri soranları azarlıyordu.
Elbette talimat vermeye alışkın olanlar malumat vermeye hiç yanaşmazlar.
Taraf olmasa
Taraf gazetesi, elbette bu toplumun bu dönemde üretebildiği en hayırlı oluşumlardan biridir.
Bir başka habere de elimizde patlayıverdi.
Çukurca’da altı askerin ölümüne, sekiz askerin yaralanmasına neden olan mayınları da bildik yalanlarla PKK’nın üstüne yıkıp şanını koruyan askerimizin döşettiği iddia ediliyor.
Yine cızırtılı bir kayda düşmüş rütbeli konuşmaları ulaştı elimize.
Hiçbir yazarın, hiçbir senaristin, hiçbir yaratıcının kurgulayamayacağı kadar gerçek diyaloglar karşısında kimileri hâlâ TSK’yı yıpratmaya çalışanların oyunundan dem vuruyor.
Ama TSK yine bize bir açıklamada bulunmayı çok görüyor.
TSK şehidi gençlerin ailelerine Taraf gazetesinin yalancılığını hatırlatıyorlar hiç hicap duymadan.
Oysa TSK, ailelere ve kamuoyuna sürekli yalan söylüyor.
El bombası cinayetinin kaza olduğu duyuruluyor.
Mayınların PKK tarafından döşenmiş olduğu geçiyor kayıtlara.
Yıllar boyunca JİTEM’i, askeri cezaevlerindeki işkenceyi, köylülere bok yedirilmesini, envai çeşit vahşeti örtbas ettikleri gibi bu çocukların ölümünü de düşmanın üstüne yıkıyorlar.
Vali, kendisine kaza bilgisinin Elazığ Kolordu Komutanlığı’nca verildiğini söylüyor.
Ses kayıtlarına göre, Çukurca patlamasıyla ilgili gerçekleri bilenlerin Hakkari Tümen Komutanı Tümgeneral Gürbüz Kaya (G.K.) ve Çukurca Tugay Komutanı Tuğgeneral Zeki Es (Z.E.) olduğu, Tabur Komutanı Yarbay Taner'in (T.) olayı ‘PKK saldırısı’ olarak rapor ettiği, Zeki Es'in bundan haberdar olduğu iddia ediliyor.
Bu iddialar çıkalı kaç gün geçti. TSK’dan hâlâ bir açıklama yapılmadı.
Baykal ve Bahçeli, durmadan savaş ilan ediyor. Orduyu kışkırtmaya çalışıyor.
Onların muhalefetine kalmış bir memleket olarak bize de pim için yalvarmak kalıyor.
AKP’den çıt çıkmıyor.
Yalnız DTP Milletvekili Şerafettin Halis’in, Başbakan’a yönelttiği, hepimizin cevabını merak ettiği şu sorular var:
“1. Son 20 yıl içinde kaza olarak kayda geçen bomba ya da patlayıcı sonucu kaç asker yaşamını yitirmiştir?
2. Son 20 yıl içinde intihar ettiği iddiasıyla kaç asker yaşamını yitirmiştir?
3. Kaza ve intihar sonucu yaşamını yitiren askerlerden kaçının ailesi yargıya başvurmuştur? Yargısal süreç nasıl sonuçlanmıştır?
4. Kaza ya da intihar sonucu yaşamlarını yitiren askerlerin illere (doğum yerleri) göre dağılımı nasıldır?”
Bu soruları hep birlikte, yüksek sesle sormak zorundayız.
Bunca yoksul çocuk şahadet mertebesine nasıl ulaşıyor?
Ordu, siyaset yapacağına orduluğunu bilip, kendisine emanet edilen çocukların hayatını korumak zorunda değil mi?
Neden kimse, ama kimse ordudan hesap soramıyor?
Oysa bombanın pimi kendi
elimizde. O pimi takıp, kendi ölümümüzü naklen izlemekten kurtulabiliriz. Hesap sorulması gerekenlerden hesap sorarak.
Gençlerimizin canını emanet ettiğimiz kuruma haddini bildirerek.
Kırmızı çizgilerle etrafımıza çizdikleri ölüm çemberini kırarak.
Bize kaybettiğimiz canlar hakkında bir açıklamada bulunmaya tenezzül etmeyen Orgeneral Başbuğ ve diğer yüksek rütbeliler, topluca Evren’i hastanede ziyarete gitti.
Mustafa Muğlalı Kışlası hâlâ orada, merhumun katlettiklerinin torunlarının bağrında dikili duruyor.
Kimden el aldıklarını biliyorlar.
17 Temmuz 2009 Cuma
Başlangıç
Saat sabaha karşı 4'ü geçiyor. Boşa geçiyormuş gibi zaman, peşi sıra geliyor insanın mazide kalanlar. Uyuyunca saf,savunmasız yakalıyorlar rüyalarda.
Daha çok yaşanacak var ama bir o kadar da kaybedilen. İnsanın ruh hali bunlara bağlı biraz sanırım. Hangisi daha ağır basıyorsa terazide, hesap değişiyor ona göre. Bu aralar hesaplar benden gidenlerden yana ağır basıyor ki bu gariplik ve yazma isteği. Bu da soru ya yazma isteği negatiflerden mi besleniyor acep. Çok mutluyum, çok umutluyum içimi dökmek isitiyorum dediğimi hiç hatırlamıyorum.
Yazacağım bu aralar belki rahatlarım.