Geçtiğimiz hafta yaşanan bir haberle başlamak istiyorum yazmaktan pek hoşlanmadığım bu yazıya:
“Diyarbakır'ın Lice İlçesi'ne bağlı Birlik Köyü'nde jandarma karakolundan açılan ateş sonucu 14 yaşındaki çoban Ceylan Önkol yaşamını yitirdi. Köylülerin haber verdiği savcı ise 'can güvenliğim yok' diyerek olay yerine gitmedi.
Alınan bilgilere göre, Diyarbakır'ın Lice İlçesi'ne bağlı Birlik Köyü'nde hayvanlarını otlatan 14 yaşındaki Ceylan Önkol, bugün öğlen saatlerinde bölgeye yapılan bombalamanın hedefi oldu. Bombalamanın hedefi olan Önkol, olay yerinde yaşamını yitirdi. Saldırı köyden 200 metre yakınlarında meydana gelirken, olay yerine giden köylüler, Önkul'un vücudunun paramparça olduğunu belirterek, köyün Tapan ve Abalan Jandarma karakolları arasında bulunduğunu ve ne olduğu bilinmeyen atışın da bu karakollardan yapılmış olabileceğini söyledi.
Yapılan atış sonucu, çevredeki ağaçların yandığını ve bir küçükbaş hayvanın da telef olduğunu kaydeden köylüler, Lice Cumhuriyet Savcısı'na haber verdiklerini ancak savcılığın, 'can güvenliğim yok' gerekçesiyle gelmediğini vurguladı. Köylüler, bölgedeki jandarma karakollarının da operasyonun olmadığı yerde araziye çıkmadıklarını belirterek, olay yerine gelmediklerini ifade etti. Savcı ve askerlerin köye gitmemesi üzerine köylülerin, ceset parçalarını toplayıp ilçe merkezine getirmesi bekleniyor.” ANF
28 Eylül 2009’da vurdular Ceylan’ı. Üzerinden tam bir hafta geçti ve hala kayda değer bir ses yok. Açılımlar, reformlar, anayasa değişiklikleri konuşulurken ülkede bir koca hafta geçti parçalanmış bir canın üstünden. Evet biliyorum bu ilk değil ve belki de son olmayacak bu gidişle, bu suskunluk, bu tepkisizlikle. Katledilenin adının Alexis, olayın geçtiği yerin de Yunanistan olması gerekmiyor tepkimizin yükselmesi için.
“Komşuda İsyan Biz de Ne Zaman?” soru buydu geçtiğimiz sene. Peki sorunun cevabı yeterince sert patlamadı mı yüzümüze? Girdiğimiz inlerimizden ne zaman çıkacağız bu ülkede? Ceylan’ın annesi Ceylan’dan arta kalanları eteğinde götürüyor “can güvenliğinden korkanların” bahçesine. Sadece Ceylan’ın annesi ile kuracağımız bir anlık empati yetmiyor mu isyanın zamanının geldiğini anlamamıza? Sorunun iki cevabı var; ya yeni Halepçeler bekliyoruz kafamızı toprağın dibinden çıkarmak için ya da “tarihin pususuna” öyle bir yatmışız ki oracıkta uyumuş kalmışız ve uyku çok tatlı geliyor şu sıralar. Baktığımız sınırlı çerçeveden görüyoruz tüm Dünya’yı. Evet hayat bir diğerinin yerine konulamayacak sorunlarla dolu ama peki biri diğerinin yerine konmayacak sorunlar ise bunlar neden en azından koymamız gereken yere koymuyoruz Ceylan’ın gencecik bedenini?
Sorular aynı civarı dolaşıyor, cevaplar hep aynı yere çıkıyor kanımca. Ceylan’ın şanssızlığı Kürt olmakla ve bedenine rahatlıkla bir havanın atılmasıyla bitmiyor, bir diğer şansızlığı katledilme tarihi olsa gerek. Neden mi? Türkiye’de İMF ve Dünya Bankası toplantısı yapılacak çok yakında ve GÜNDEMİMİZ YOĞUN. Gündemimiz yoğun her an her saniye her şey için yaptığımız temsili bir basın açıklaması yapmaya bile, gündemimiz yoğun her gün çıkardığımız gazetelerde bir yazı yazmaya bile, gündemimiz yoğun, gündemimiz yoğun, GÜNDEMİMİZ YOĞUN! Gel gör ki; bütün bu yoğunluğumuz içerisinde kendisine çok saygı duyulması gereken Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı mezarı başında anmak için hummalı toplantı serileri yapıyoruz. Acaba hiç düşündük mü, Doktor’u anmak pratiğimizde mi olmalı yoksa mezar başında, konferans salonunda mı olmalı? Ceylan’ın katillerinden hesap sormak için mi toplantılar yapılmalı yoksa ne yazık ki anlamak istediğimiz gibi anladığımız o tezleri tekrar tekrar anlamak istediğimiz gibi anlamak için mi? Sanırım en başta Doktor bundan utanç duyardı.
Emperyalizm içsel bir olgu değil miydi? Peki neden İMF ve DB’yi Anti-Emperyalist teorimizle bu coğrafyadan kovmaya çalışırken Bölge’de olan aralıksız sömürü ve katliam konusunu ıskalayabiliyoruz hala? Belki de İMF başkanına, Başbakan’a, Genelkurmay’a ayakkabımızı değil de Ceylan’ın, Uğur’un fotoğraflarını fırlatmalıydık tam da bu noktada.
Bu topraklarda değil miydi Hrant vurulduğunda sokaklara dökülen insanlar, halen daha Hrant’a ve onun şahsında bütün bir Ermeni Halkı’na yapılan zulmün peşini bırakmayanlar, mahkeme kapılarında hakkını arayanlar? Bu topraklarda değil miydi Yunanistan’da vurulan Alexis için bir araya acilen gelip eylem yapanlar, yazanlar, çizenler? Peki Nerde kendini Bilmez Çocuklar?
Bakın o hiç sevmediğimiz Liberal Ahmet Altan size sesleniyor, “Susacak mısınız?” diyor. Ahmet Altan’a kızmadan önce bir iç hesaplaşmaya ihtiyacımız yok mu bu konuda? Çünkü biz ondan daha atılgan davranıp sormuyoruz bu soruyu bu topluma ve toplum son zamanlarda bize değil ona kulak veriyor. Peki kim hatalı? Yine ve yeniden bu toplum mu, Ahmet Altan mı yoksa BİZ mi?
05.10.2009 Pazartesi